16 Tem, 2014

İç Burkulması

1929898_11692873275_2300_nBurkulmalar hep acı verir. Mesela ayak bileğiniz burkulur, canınız orda atar artık. İç burkulması daha bir garip. Doğrudan size olan bir şey yoktur aslında. O an şahit olunan durumun veya yaşanan olayın öznesi bir başkasıdır çoğu zaman. Ama sizi öyle bir tesiri altına alır ki, içiniz burkulur. O duyguyu başka bir sözcükle ifade etmek pek mümkün değil, iç burkulması işte.

Hayata dair ne çok iç burkan detay vardır görebilene, görmek isteyene…

Hastanelerde ayakta durmakta dahi zorlanan, iki büklüm halde yalnız başına, ellerinde tahlil, film, bir sürü kağıt parçası ile dolaşıp duran ihtiyarlar… Belki çocuklarından, torunlarından yardım istememiş, belki de aradığı yardımı bulamamış. Belki yardım isteyecek kimsesi dahi yok…

Soğuk bir kış gününde, üzerinde eskimiş ceketi ve soğuktan çatlamış elleriyle mendil satmak isteyen bir dede… Dilenmiyor, karşılıksız para istemiyor, mendil satmak istiyor. 10 lira verip “üstü kalsın” dediğinizde “yok evladım, mendil 1 lira” deyip ısrarla para üzerini veriyor. O an üzerini aldığınız o paraya, daha doğrusu “para” kavramına lanet okumak geliyor içinizden…

İçeriden çıkan yüksek sesli müziğin sokaktaki sessizliği bozduğu bir mekanın önündeki çöp konteynırından bulduğu kendince yenir nitelikteki ekmek, meyve artıklarını toplayıp elindeki poşetine koyan bir teyze…  Tam sizin istikametinize yürüyecekken göz göze gelmesiyle başını eğerek hafifçe geri dönmesi… Acaba yalnız mı yaşıyor, demek ki kimi kimsesi, bakanı yok, belki de evde bekleyen daha başkaları da var, yiyecek bekliyorlar, offf bir sürü düşünce…

Kafede çayınızı yudumlarken yan masadaki şımarık ergenin “Garson! Gelsene masaya” diye seslenişiyle masaya yaklaşan amcanın, ergenlerin “düzgün çay getir ha, sen gibi eski olmasın” tarzı şımarıklığına aldırış etmeden titizlikle siparişleri alması ve çocuğundan küçük bu müşterilere “başka bir arzunuz var mı efendim?” diye sorması… Bi an neler geçiyor çocuğa karşı içinizden ama hiçbir şey yapamadan çayınızı içmeye devam ediyorsunuz…

Yazın en sıcak günlerinde, klimalı aracında püfür püfür serinlikte araç kullanırken, önünüzde giden otobüste kalabalıktan pestili çıkmış ve otobüsün arka camına yapışmış olan yolcuyla göz göze gelmek… Yapacak hiçbir şey olmuyor, bakışlarınızı kaçırıyorsunuz başka taraflara…

Köşebaşında sohbet eden kişilerden biri seslice “Başkasına muhtaç olarak yaşamak, yaşamak mı arkadaş, yaşamasa daha iyi” sözlerini sarf ederken, tam o sırada yanıbaşından tekerlekli sandalyeyle geçen ve adamı duyan genç kızın yüzündeki hüzünlü ifade… Adamın kızı fark ettiğinde bir an duraksaması ve yutkunması. Kız geçene kadar yanındakiyle hiç konuşmadan beklemesi… Her ikisinin de an itibariyle yaşadıklarına içiniz burkuluyor bir an…

Sevmek için yaklaşmaya kalktığında, sürekli taş yemekten, dayak yemekten, gördüğü türlü eziyetler yüzünden korku dolu gözlerle köşeye sinen, fırsat bulursa köşe bucak kaçan sokak köpekleri… Kimse hayvan sevmek zorunda değil ama hiçbir canlıya da bu korkuları yaşatmak kimsenin hakkı değil.

Gittiğiniz piknikte hareket eden siyah bir poşet görüp, poşeti açtığınızda ağzı ve ayakları bağlanmış halde yavru bir köpekle karşılaşmanız… Kurtardığınızda biraz şaşkınlık ve belki de can havliyle kaçıp bir ağacın arkasına saklanması. Dahası az sonra bir arkadaşınız şakacıktan sizi iteklerken yavru köpeğin saklandığı yerden çıkıp sizi korumaya çalışması…

Şeytanın gizlenmeye bile tenezzül etmediği detaylardır bunlar.

Sahi, ne diyorlardı?

İlahi adalet!

-/sizlik…

 

***

Resim: Okan Boydaş

You may also like...

Bir Cevap Yazın