6 Oca, 2016

Asr’ı Saadet Yalanı

Denir ki; “Cehalet devri karanlığının hâkim olduğu bir asırda İslamiyet güneşi doğmuş ve Asr-ı Cehalet yerini Asr-ı Saadete bırakmıştır.” Her bahsi geçtiğinde Asr-ı Saadet’in insanlığın en güzel zaman dilimi olduğu vurgulanır.

Asr-ı Saadet’ten kastedilen genellikle Peygamber’in hayatta olduğu ve 632’de vefatıyla sona eren dönem olmakla birlikte; kimi zaman dört halifeyi kapsayan dönem anlamına da gelmektedir.

Mutluluk Devri anlamına gelen bu dönemde tam bir birlik ve beraberlik, uyum, dayanışma ve yardımlaşma, kaynaşma ve aktivitenin hakim olduğu; cemiyetin her köşesinde huzur, güven, emniyet, asayiş, intizam ve istikrar olduğu iddia edilir. “Bundan dolayı Müslümanlar, bu dönemi en ideal zaman olarak kabul ederek, özlem duyup saygıyla anmaktadırlar.” şeklinde zorlama bir düşünce kabul ettirilmeye çalışılarak bu dönemin, daha sonraki “müslüman nesillere örnek teşkil eden mutluluk ve saadet dönemi” olduğu söylenir.

Bütün bu yazılan çizilenler aklın ve mantığın kabul edemeyeceği biçimde büyük bir yalandan ibarettir. Hatta o derece yalandır ki, değil asr-ı saadet; olsa olsa çile, zulüm ve kahır dönemi olarak adlandırılabilir.

Müslüman olanlar müşrikler tarafından türlü eziyetlere maruz bırakıldığı gibi; İslam’ın güçlenmesiyle Müslüman olmak zorunda kalan kimi müşrikler de içten içe putperestliklerine devam etmişlerdir. Peygamber ve ashabının her türlü acı ve çileye katlanmak zorunda kaldığı bir dönem olmuştur. Hicret’in yaşanma sebebi zulmün, baskının ta kendisidir. Bedir, Uhud, Hendek bunca kan ve gözyaşı bu dönemde vuku bulmuştur. Bugün olduğu gibi o dönemde de her türlü yalan, dolan, fitne, fesat, haset, soy sop davası fazlasıyla yaşanmıştır. Hatta bunlar öyle bir hal almıştır ki, savaşlara ve peygamberin torunlarının katline kadar varmıştır. İslam dini hızlı bir şekilde Arap kültürüyle içselleştirilmiş ve Arap milliyetçiliği haline getirilmiştir.

Bu dönemde Peygamber’in aile mahremiyeti dahi hedef alınarak, eşi ve müminlerin annesi kabul edilen Aişe’nin namusu tartışılır olmuş ve zina ile suçlanmıştır. Bunu iddia edenler kendilerine taraftar toplamayı dahi başarabilmiştir. Ne üzücüdür ki, kendi ablası da Peygamber’in eşi olan Hamne binti Cahş, Aişe’nin gözden düşmesiyle ablası Zeynep’in Peygamber nezdinde itibarının yükseleceğini düşüncesiyle bu iddiaların yayılmasına alet dahi olmuştur.

Peygamberin ardından halife seçilen Ebu Bekir’e ise Hicaz dışında kimse bağlılığını bildirmemiş ve halifeliğini tanımamıştır. Ayrıca her tarafta peygamberlik iddiasında bulunan kimseler türemiş ve bunlar Medine’ye yürümeye cesaret edecek kadar güç toplamışlardır. Ebu Bekir bunlarla savaştığı gibi, Müslüman olup da zekat vermeyenlerle de savaşmış ve Peygamberin ölümünün hemen ardından Ridde Savaşları adı ile tarihe geçen bu savaşlar Müslümanların Müslümanları öldürdüğü ilk savaşlar olmuştur.

Ridde Savaşları sırasında gerçekleşen bir ayrıntı da dikkat çekicidir. Halid bin Velid komutasında yola çıkan birlikler, karşılarına çıkan bir topluluk kendilerinden zorla mal alınmaması kaydıyla Müslüman olarak Halife’ye bağlılıklarını bildirdiği halde; zekat vermedikleri için öldürülmesine karar verilmiş ve liderlerinin karısına el konulmuştur. Bugün dahi İslam alimleri arasında tartışma konusu olan ve yapılanın İslam’a ne derece uygun olduğu hakkında fikir birliği sağlanamayan hadiselerden biri olarak tarihe geçmiştir.

Hulefai Raşidin’den dört halifenin üçü suikast sonucu öldürülmüştür. Ömer ve Ali namaz kıldığı esnada, Osman ise Kuran okurken isyancılar tarafından öldürülmüştür.

Osman döneminde İslam Devleti’nin sınırları genişlemiş ve kendi sülalesinden yani Emevi kişiler devlet yönetiminde önemli yerlere getirilmiştir. Bu tutum Müslümanlar tarafından hoş karşılanmamış ve ayaklanmalar olmuştur. Osman’ın öldürülmesine kadar varan sürecin temelinde de bu sebepler yatmaktadır.

Aşere-i Mubaşere dediğimiz Cennet’le müjdelenen insanlar ise Peygamber’in halifesi Ali’ye düşmanlık etmişlerdir. Ali halife olduğunda Emevi sülalesi ise bunu kabul etmek istememiştir. Yine bu dönemde Halife ve Peygamber’in eşi Aişe karşı karşıya gelmiş, yapılan savaşta Aişe esir alınmış, İslam’ı ilk kabul edenlerden olan Talha ve yine cennetle müjdelenen ve aynı zamanda Peygamber’in akrabası olan Zübeyr öldürülmüştür. Cemel Vakası olarak adlandırılan bu savaş Müslümanlar arasındaki ilk iç savaş ve İslam aleminin ikiye bölünmesinin kilometre taşı olarak da tarihe geçmiştir.

Yine bu dönemde Halife Ali ve Müslüman olmadan önce Leheb’in sağ kolu olarak Peygamber’le savaşıp onbinlerce Müslümanı katleden pagan komutanının oğlu Suriye Valisi Muaviye karşı karşıya gelmiş, yapılan Sıffin Savaşı neticesinde aynı zamanda Osman’ın akrabası olan Muaviye’nin askerlerin mızraklarının ucuna Kuran taktırmasıyla Ali savaşa devam etmekten vazgeçmiş, tarihe Hakem Olayı olarak geçen ve Müslümanların üçe bölünmesine sebep olan hadise gerçekleşmiştir.

Müslümanların bölünmesinden rahatsız olan ve Hariciler olarak adlandırılan kişiler bu bölünmeden sorumlu tuttukları Ali, Muaviye ve Muaviye’nin hakemi Amr İbn’ül As’ı öldürmeye karar vermiş ve suikast düzenlemişlerdir. Bu suikast sonucu ölen yalnızca Ali olmuş, oğlu Hasan halife seçilmiş, ancak Muaviye halifelikte hak iddiasında bulunmuştur. Kan dökülmesini istemeyen Hasan, Muaviye’nin halifeliğini kabul etmiş ve neticesinde Muaviye ile birlikte Emevi Saltanatının temelleri atılmıştır. Ne üzücüdür ki, kan dökülmesini istemeyerek halifeliği Muaviye’ye teslim eden Hasan’ın kardeşi Hüseyin ise Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından öldürülmüştür.

Uzun lafın kısası Peygamber’in İslam’dan önceki 570’li yıllar ile ilk vahyin geldiği 610 yılına kadarki dönemi zaten Cahiliye Devri olarak adlandırıldığı gibi; Peygamber’in İslam’ı ilan edişinden sonra ne vefat ettiği 632 yılına kadar, ne de sonrasındaki dört halife döneminde bizlere lanse edilmeye çalışılan anlamda bir “saadet” devrinden söz edilmesi mümkün değildir.

Emevi iktidarı ve Abbasiler döneminde bir hadis furyası almış başını gitmiş; kimi zaman bir takım şeyleri meşrulaştırma, kimi zamansa olduğunda farklı gösterme çabasıyla hadisler kullanılır olmuştur. Ehl-i Beyt’in rivayet ettiği hadisler parmakla sayılacak kadar azken, günümüzde yüzbinlerce hadis ortalıkta dolaşmaktadır. İlk hadis kitabının 840’larda, yani Hicret’ten 218 yıl sonra yazıldığı düşünüldüğünde bu kayıtların mutlak doğru olup olamayacağı da ayrı bir tartışma konusudur.

Dönemi allayıp pullayıp güllük gülistanlık göstermeye çalışmak yetmezmiş gibi, bugün olmuş devletin tv kanalında hem de Asr-ı Saadet adlı bir programda aslı astarı olmayan, kaynağı belli olmayan sözlerle yalan üzerine yalanlar eklenmektedir. Anlatıcıya göre Peygamber “Adem daha çamura karışmadan, yani daha yaratılmadan ben peygamberdim” sözlerini sarf etmiş. Peygamber’in bu sözü sarf ettiğine dair rivayet alimler tarafından dahi zayıf kabul edilmesine rağmen tv programında rahatlıkla söylenebiliyor.

Asr-ı Saadet denen koca yalanın İslam inancına sahip kişiler için tek ve belki de en güzel yanı bu inancın en kutlu insanına en yakın olunan ve İslam’ın vücut bulmasına şahit olunan zaman olmasıdır. Mevzuu, inananların her türlü baskı, zulüm ve çileye rağmen inancından vazgeçmemesi ve Peygamber’in yanında yer almasıdır. Hepsi bu kadar. Bu da inançlı insan için yeterli bir sebeptir. Bunun izahını doğru yapmak ve gerek Peygamber ve sahabeye duyulan sevgiden dolayı iyi niyetten, gerekse bilinçli şekilde saptırıp “saadet” kavramı altında yalan yanlış bilgiler aktaranlara itibar etmemek gerekir.

Gerçekten inanan insan için düzmeceye, yalana dolana gerek yoktur, herkes kendi inandığı yolda devam edecektir zaten vesselam.

You may also like...

Bir Cevap Yazın